“Eşref Rüyâ” dizisiyle ekranlara dönen Ebru Destan’ın mankenlikten müziğe, oyunculuktan anneliğe uzanan hayatı, tek bir kimliğe sığmayan cesur bir kadının hikâyesi.
İki çocuk yetiştirirken, kendi varlığını da yeniden tanımlayan Destan, şimdi yeni bir başlangıcın enerjisiyle dolu. Çok nahif, çok hayat dolu, çok içten ve çok güzel… Onunla, bu özel dönemde anneliğin kendisine kattıklarını, güzellik ve estetiğe dâir samîmî görüşlerini ve toplumsal baskılara rağmen ‘yeniden başlama’ cesâretinin sırrını konuştuk.

Eşref Rüyâ dizisiyle ekranlara döndünüz ve Necla karakterini canlandırıyorsunuz. Sizinle Necla arasında benzerlikler var mı? Onun hangi özelliği sizi en çok zorladı?
Aslında aramızda güçlü bir karşıtlık var. Ben daha dışa dönük, hareketli, düşündüğünü içinde tutmayan biriyim. Bir şey hissediyorsam söylerim, bir şeye inanıyorsam adım atarım. Necda ise tam tersine duran, bekleyen, gözlemleyen biri. Kendini anlatmıyor, duygularını yüksek sesle yaşamıyor. İnsanların içini okumayı seçiyor.
Ben gri bir yerde duramam. Ya içindeyimdir ya dışındayım. Netim. Necda ise gri bir karakter. Sessiz ama güçlü. Sabırlı. Hayatını bir adamın etrafında kurmuş, onun bütün sırlarına vâkıf ama dengeyi hiç bozmuyor. Hep bir adım geride kalmayı seçiyor.
Ben rengârenkim. O daha sade, daha ketum. Bu zıtlık beni hem zorladı hem de oyuncu olarak çok besledi.

Kariyeriniz, 90’ların podyum dünyasından müziğe, oradan da oyunculuğa uzanan cesur geçişlerle dolu. Bu “yeniden başlama” cesâretini nereden buluyorsunuz? Bu kadar farklı alanda başarılı olmak nasıl bir duygu? Kendinizi hangi alanda daha iyi ifâde ediyorsunuz?
Aslında dışarıdan bakınca çok farklı gibi duran her şey benim için hep iç içeydi. Ben masa başı bir hayata hiçbir zaman âit hissetmedim kendimi. İşletme mezunuyum. Ama buna dâir bir şey yapmadım. Şimdi okuduğum okulun değerini anlıyorum. Borsayla ilgileniyorum, yatırımlar yapıyorum. Ama hep sanatın olduğu her alan bana yakın geldi.
Çok küçük yaşta çalışmaya başladım. 15–16 yaşından beri üretmek zorundaydım. Okula gidiyordum, çalışıyordum, tiyatro yapıyordum. Müzik hayatımın hep içindeydi. Sabah kalkar kalkmaz müzik açarım. Sezen Aksu hayranıydım hep. Ve bir dönem kendisiyle çok zaman geçirme şansına sahip oldum.
Bana bugün “şarkı söyle” denirse söylerim, “dizide bir rolü canlandır” denirse oynarım, “sunuculuk yap” denirse yaparım. Çünkü hepsi aynı yerden besleniyor: disiplin, beden farkındalığı ve dikkat. Hiç yabancılık çekmedim. Sanatın olduğu her yerde kendimi ifade ederim. Oyunculukta başka bir derinlik var, müzikte başka bir açıklık. Ama özünde aynı yerden konuşuyorum. Zamansız çalışmayı severim. Sabaha kadar sette kalabilirim. Yorulurum ama işimi aksatmam.

Adorno, kültür endüstrisinin sanatı metalaştırdığını söyler. Siz, mankenlik ve şarkıcılık yaptığınız dönemlerde kendinizi bir “meta” olarak hissettiniz mi? Bu duyguyla nasıl başa çıktınız?
Evet, özellikle çok gençken. O yaşlarda insan hayatı daha yeni öğrenirken bir ânda görünür oluyor. Güzellik bir ânda senin kimliğinin önüne geçebiliyor. Hakkımda yazılanlar, söylenenler kolay değildi. Ama beni ayakta tutan şey çalışmaktı. Kendi paramı kazanmak, kendi ayaklarımın üzerinde durmak. O yaşta para kazanmak insana başka bir güç veriyor. Bugünün dijital zorbalığı o zaman yoktu; şimdi gençler çok daha savunmasız. O yaşta bunlarla yüzleşmek insanın içini gerçekten kırabilir.

Güzellik ve formunuz gerçekten yıllara meydan okuyor. Bunun için özel bir güzellik rutininiz veya sağlıklı yaşam programınız var mı?
Bakımlı olmak benim için özel bir çaba değil. Okula giderken bile geceden saçlarımı örer, sabah açar, at kuyruğu yapar öyle giderdim okula. Yürümek, nefes almak gibi. Abartıyı sevmiyorum. Çok şey denedim; dolgular yaptırdım, sonra çoğunu erittirdim. Bana çok dolgu yaptırmış diyorlar hayır genç bir kızken 55 kiloydum. Şimdi 62 kiloyum. İki tane çocuk doğurdum. Dolgulardan vazgeçelim çok şey oldu. Yüzümdeki şey kilo. Yaşlanacaksam doğal olsun istedim.
Düzenli spor yaparım, sigara kullanmam, alkolle arama mesafe koyarım. Ne kadar geç gelsem de eve makyajı temizlerim. Yeni bir şey mi çıkmış ilk ben denerim. Arkadaşlarım da hep bana sorarlar ne almaları gerektiğini. Her ay ellerime ve boynuma mezoterapi yaptırırım. Kırklardan sonra genetik tek başına yetmiyor; insanın kendine katkı vermesi gerekiyor. Az makyaj, temiz cilt, doğru dokunuşlar.
Yirmi yaşındaki kızlarla yarışmak gibi bir derdim hiç olmadı. Onlar çok güzel benim için bebekler. O yaş başka bir yer. Benim orayla bir hesabım yok.

Sosyal medyanın dayattığı, gerçekçi olmayan güzellik standartları hakkında ne düşünüyorsunuz?
İnsanı kendi bedenine hapsediyor. İster istemez o senin gerçeğim gibi oluyor. Mesela takıyor senin burnuna, dudağına, saçına. Orada o filtreyi yapmak zorunda kalıyorsunuz. Herkes birbirine benzemeye başladı. Ben mesleğe başladığımda estetik yoktu; doğal güzellik vardı. Biz gerçekten güzel kızlardık. Cansu Dere, Nefise Karatay, Demet Şener, Çağla Şikel, Aysun Kayacı, Güzide Duran… O zamanlar filtreler de yoktu. Kameralar burnumuzun dibine giriyordu. O yüzden belki de o dönem unutulmadı. Şimdi genç kızlara tek ricam: yüzlerine aceleyle müdahale etmesinler. Zamanın hakkını zaman versin.

Modanın tam içinden gelen biri olarak, gardırobunuzun değişmez parçaları nelerdir? Ya da “Asla giymem” dediğiniz parçalar var mı?
Blazer ceketler, iyi bir beyaz gömlek, ipek… Kaliteli ayakkabılar vazgeçilmezim.
Kendimde sevmediğim ama başkalarında çok beğendiğim parçalar var. Mesela bana taşlı, pullu şeyler hiç yakışmıyor. Heybetli şeyler bende çok fazla duruyor. Zamanla şunu öğrendim: Ne kadar az, o kadar çok. Kendimi ne kadar süslersem o kadar kötü duruyorum.

Son yıllarda sizi öncelikle işinizle görüyoruz. Bu dengeyi kurmak zor olmalı. İş ve özel hayat dengesini nasıl sağlıyorsunuz?
Özel hayatımın gerçekten özel kalmasını istiyorum. İki çocuk annesiyim. Uzun bir evlilik, sancılı bir boşanma süreci yaşadım. Çocuklarım hep benimleydi.
Anneysen aldığın kararların bedelini çocukların da ödüyor. O yüzden görünür olmamayı seçtim.
Sosyal medyanın kapsayıcılığı o kadar fazla ki, ünlülük kültürü ile sanatçılık arasındaki ayrım giderek bulanıklaşıyor. Sizce bu durum sektörü nasıl etkiliyor?
Evet. Bugün herkes bir şekilde görünür. Kendini ünlü olarak ifâde eden bir tayfa ve bunların oluşturduğu bir tayfa var. Sorsan kimse tanımaz ama İstanbul’da bütün işlerde onlar var. Çok sevdiğim ve başarılı bulduğum influencerler da var. Ama görünür olmak sanatçı olmak anlamına gelmiyor. Benim hiçbir zaman çok ünlü olmak gibi bir derdim olmadı. Paramı kazanayım, kimseye muhtaç olmayayım, sevdiğim işi yapayım. Bana bu yeter. Dostlarım olsun, bir elin parmağını geçmeyen. Sağlam. Ben güzel dostluklar kurarım. Yıllar sonra sektöre pat diye dönebilmemin sebebi de bu. Sete vaktinde gider, vaktinde dönerim. Çok saygılıyımdır çalışanlarıma. Çalıştığım ekibim beni sever çünkü ben de onları çok severim. Ben çok salaş bir yerde de aynı keyifle yemek yerim, çok iyi restoranda da yerim. Hiçbir kaygım yok. Param yetiyorsa marka da alırım. Markasız bir şeyi de zevkle kullanırım.
İki erkek çocuk annesisiniz. Çocuklarınızla iletişiminiz nasıl? Otoriter bir anne misiniz, yoksa daha çok arkadaş gibi bir ilişkiniz mi var?
Hem otoriterim hem anlayışlı. İster istemez anne bir otorite sembolüdür. Onu çok bozmamak lazım. Anne-çocuk ilişkisi tamamen arkadaşlığa dönüşmemeli. Çocuğun da buna ihtiyacı var. Sınırlar çocuk için güven demek. Sınır koyarım.
Fedakârlık anneliğin içinde var ama kendini yok ederek olmaz. Güçlü bir anne, güçlü çocuk demek.
Türk toplumunda “iyi anne” imgesi genellikle fedâkârlıkla ilişkilendirilir. Siz fedâkâr bir anne misiniz, yoksa önce kendine iyi bakarak tükenmeden seven bir anne mi? Hiç bu ikilemde kaldığınız oldu mu?
Fedâkârlık anneliğin özünde var, olmak zorunda, ama kendini yok ederek olmaz. Bir kere her zaman çocukların geleceğine yatırım yapmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Birey olarak ben ne kadar güçlü olursam çocuklarıma da o kadar iyi yansır. Güçlü bir anne, güçlü çocuk demek. Anne olunca tabii ki çocuklarınız öncelikli oluyor. Olmalı da. Çalışıp çocuklara bakmak gerekiyorsa çalışmalı da anneler. Bu sadece babaya düşen bir görev değil. Tabii kendi hayatımı da yok saymam. Ben yine tatile giderim arkadaşlarımla, akşam yemeğe de çıkarım. Çocuklarım bu konuda hep yanımdadır. Onlara ne olursa olsun zaman ayırırım.
Çocuklarınızın gelecekteki meslekî seçimlerinde onlara yönlendirme yapar mısınız? Oyuncu olmalarını ister miydiniz?
Ben onlara her hangi bir şeyi dayatmam. Yatkınlıklarını gözlemlerim. Onların nüvesinde ne var ona bakarım. Spor yapmalarını çok isterim bir tek bunu aşılamaya çalıyorum. Ama akışta neye çağrılıyorlarsa orası. Büyük oğlum inşaata ilgili ve bence yetenekli. Genetik bir ilgi olabilir bu. Babasının mesleği çünkü. Yeteneklerine göre meslek edinsinler isterim.
Oynamak istediğiniz ama size hiç teklif edilmemiş bir karakter var mı? Sizi hem korkutan hem de heyecanlandıran bir rol ne olurdu?
Komedi. İnsanlar beni mesâfeli sanıyor ama çok komiğim. Komedide oynamayı çok isterim. Bu beni hiç korkutmuyor, aksine heyecanlandırıyor.
Paylaşım




