İz bırakan roller, izleyicide de derin bir etki bırakır. Tiyatrodan sinemaya uzanan uzun soluklu kariyeri, sesiyle karakterlere hayat veren Levent Özdilek, kendine özgü duruşu ve inceliğiyle sahnede fark yaratıyor. Her karşılaşma, izleyiciye sadece bir karakter değil bir deneyim hissettiriyor. Aynı zamanda kendine çeken bir aura ile izleyiciyi büyülüyor. Yeni dizisi ‘Eşref Rüya’ ile bambaşka bir yüzünü gösteren sanatçımız, sahici ve derin sanat anlayışıyla etkileyici bir yolculuğa devam ediyor. Ayrıca, keyifli söyleşimizde sanatını, yaşamını, estetikten kadına, doğadan yeni projelere kadar her konuda konuştuk. Röportaj: Nurçin ENGİN

Uzun yıllara yayılan bir kariyeriniz var. Zaman sanatı ve sanatçıyı dönüştürüyor. Dünya hızla dijitalleşiyor. Yeni medya, yapay zeka ve dijital platformlar giderek öne çıkıyor. Sizce bu dönüşüm, oyunculuğun özünü nasıl etkiliyor? Ayrıca bu çok güzel bir soru. Bu soru çağımıza da uyum sağlama yolunu gösteriyor. Yani çağa ayak uydurmak için çağın ötesinde düşünmek ve kendini hazırlamak gerekir. Çünkü sanatın özü zaten bu. Bütün sanat dalları için geçerli olan bir durum bu. Yaratıcılık bunu gerektirir. Onun için jenerasyon olarak belki benden uzak görünüyor, evet. Ancak ben çok da yakınımı teknolojiye tutmuyorum. Ama yaşamdan kopamazsınız. Kendimi bu konuda geliştirmeye çalışıyorum. adapte olmaya çalışıyorum. Geçenlerde Eşref rüyada yaşadım bunu. Çağatay’la (Ulusoy) ilk tanıştığımız sahnede ben kendimi anlatıyorum. İki fotoğrafın önüne geliyoruz yürüyerek. 18 yaşımda olan halim ve ölen Yakup Baba’nın 22-23 yaşındaki hâlini taşıyan fotoğraflar var. Eskiden böyle durumlarda bizim çocukluk, gençlik fotoğraflarımız istenir ve onlar match edilirdi. Bir gördüm, şok oldum. Yapay zeka ile benim 18 yaş fotoğrafım yapılmış. Çağatay “Abi, sen 18 yaşında böyleydin değil mi?” diye sordu. Evet, dedim. Nasıl kullanıldığına bağlı. Sanata da hayata da çok büyük katkıları var. Bu durum güzel, ama bir yandan tehlikeli sınırları da var. Oralara dikkat etmek gerekiyor.

Bu projede Hıdır Elverdi karakterini canlandırıyorsunuz.

İzleyiciye karizmatik, gizemli ve çatışmalarla dolu bir kabadayı sunuyorsunuz.

Ayrıca bu rolün sizi en çok zorlayan ve heyecanlandıran tarafı ne oldu?

Öncelikle söyleyebilirim ki Tims&B çok iyi bir yapım şirketi.

Levent Özdilek ile çalışmanın size etkisi de bu işin bir parçası oldu.

* Çekimleri tamamlanan ama henüz konuşulmayan “Parçalı Yıllar” adlı bir filminiz olduğunu biliyoruz; bu sessizliği bozmanın zamanı gelmedi mi? Toplumsal belleğimizi yoklayacak bir senaryo. Siz bir sanatçının, toplumsal belleğe tanıklık etme sorumluluğu olduğuna inanıyor musunuz?Kesinlikle inanıyorum. Hem gelecek için hem de geri dönüp baktığında gelinen noktayı görmek için. İnsan onun bilincinde olmalı ki ileriye daha sağlam adımlarla yürüyebilsin. Toplumsal bilinç anlamında senaryo gerçekten çok sağlam. 12 Eylül darbesine kadar olan dönem. O yıllar gençlik yıllarım, en ateşli zamanlarımız, hem mesleki hem konservatuvar hem siyasi olarak… Hiçbir şekilde kaçamıyorsun. Ülkeyi parçalamak isteyen dışarıdan ve içeriden inanılmaz gruplar vardı, halen var zaten. Onun için adı “Parçalı Yıllar”.60–70’lerde üretimde olan Yeşilçam vardı. Fakat o yıllarda terörden dolayı insanlar sokağa çıkamaz hale gelmişti. Sinemalar, operalar, baleler, sergiler kapanıyordu. Sektörler batmaya başladı. İşte o zaman erotik filmler furyası başladı, seyirciyi çekmek için. Çok fazla anlatmayayım ama önemli yapımcıların karmasını oynadım. Yetkin Dikinciler, çok sevdiğim bir kardeşimdir. O da erotik filmlerde isim değiştirerek oynamak zorunda olan bir tiyatrocuyu canlandırdı.Kasım başı yapılacak olan Altın Portakal Film Festivali’ne seçildi film. Ayrıca dünyanın en önemli 8-10 festivaline gönderildi muhtemelen yarışmalarına katılacağız. Vizyona da Ocak gibi girecek.* “01-Hayatım Adana Benim” kitabınızda Çukurova’nın sıcak sokaklarını, çocukluk anılarınızı ve aile bağlarınızı anlatıyorsunuz. Üstelik çok da ustaca kendinize has bir üslupla. Edebi merakınız ve yeteneğinizin kaynağı nedir?Edebiyata merakım 4–5 yaşlarımda annem sayesinde başladı. Annem çok okurdu, klasiklerin hepsi vardı tek tek ciltletirdi onları. Teknolojiden konuştuk ya artık her şey dijital… Oysa kitabın kendine has bir kokusu var, sayfalara dokunduğunda o yazıları hissedersin. O hissetmeleri ben annemin ciltli kitaplarıyla öğrendim. Dostoyevski, Karamazov Kardeşler, Üç Silahşörler… Sonra Yılmaz Güney’in verdiği kitaplar ve özel şairlerle tanıştım. Nazım Hikmet, Atila İlhan’la tanıştığımda 11–12 yaşımdaydım. Böyle olunca kendimce edebiyata yöneldim. Ufak ufak yazmaya başladım, çok okudum, ufak denemeler yaptım.

Sesinizin yıllar boyunca pek çok karaktere hayat verdi. Bu anlamda hafızalarımıza kazınan bir dublaj sanatçısısınız. Fakat günümüzde Türkçe’nin kullanımında ciddi bir erozyon da gözleniyor. Sizce dilin bu dönüşümü sanatın gücünü nasıl etkiliyor? Ve seslendirme sanatı, dijital çağın hızında gelecekte hâlâ varlığını sürdürebilecek mi? Yapay zekayla herkese her şeyi söyleyebiliyorsun. Sesler birebir taklit edilebiliyor. Bu da çok tehlikeli, hukuksal karşılığı net değil. Bizim jenerasyon 40 yıl dublajda çalıştı, dünya standartlarını yükselttik. Ama artık voice-over, reklam çalışıyoruz. Sanatla gerçekten uğraşan, dille uğraşan insanlar olarak, ben aynı zamanda hocalık da yaptığım için tabii ki dil çok önemli. Ama hayatın bir devinimi var. Benim hayat mottom enerji ve zamandır. İkisini de doğru kullanman gerekiyor. İkisi de yerine konulamaz. Bir de tabii zaman içinde yeni jenerasyonlarla yeni jargonlar gelişiyor. Kendi aralarında konuştukları enteresan şeyler bir dil var. Deformasyonlar oluyor ama onlar çok iyi anlaşıyorlar kendi aralarında. Ben herhangi bir ortamda yanlış kullanılan bir şey varsa hiç çekinmem tak diye söylerim. Mesela bazı spikerlerde bile görüyorum koreografi diyor. Koreografi ve koreograftır doğru olan. Türkçe değil zaten bu. Büyük ihtimal ya Fransızca ya İtalyanca. Yeni jargonda şey var, lavaboya gitmek. O kadar rahatsız oluyorum ki bu kullanımdan, bir oyunuma yansıttım; ilk buluşmaları olan bir çift bir kafede oturuyor, bir ara oğlan kalkıyor “lavaboya gidiyorum,” diyor. Kız, “Lavaboya mı işleyeceksin,” diyor. Kibarlık olsun diye kullanılıyor ama yanlış. Bunlar sanatsal olarak baktığın zaman çok da doğru gelmiyor. Bizler bunları tiyatroda özellikle uyarıyoruz, düzeltiyoruz. Çünkü dilimize de sahip çıkmamız gerekiyor.annelik çoğu zaman kutsiyet üzerinden konuşulur, oysa babalık gölgede kalır. Siz, hem bir sanatçı hem de bir baba olarak, babalığın görünür kılınması hakkında neler söylersiniz? Hiçbir şeyin kutsallaştırılmamasından yanayım ben. Çünkü o fanatizm getiriyor. Annelik doğanın en büyük gücü bence. Annelik kavramını sadece insanlara özel olarak da düşünmememiz lazım. Bitkinin de dişisi var, erkeği var. Bu doğanın dengesi… Annelik çok saygı duyulması gereken bir şey. Babalık da öyle, benim iki tane evladım var. Bir baba olarak babalığın çok da görünür olmaması gerektiğini düşünüyorum. Baba dağ gibidir. Ve dağ sessizdir. Sahip çıkar. Sarılır. Kollar. Her şeyi yapar. Aksi bir durumda dağları devirir evlatları için. Ama bunu illa da göstererek yapması gerekmez. Bugün hâlâ enerjik, üretken ve güçlü duruyorsunuz. Sizce genç kalmanın sırrı fiziksel bir disiplin mi, yoksa zihinsel bir tavır mı? Hepsi birden. Oyunculuk ile uğraşıyorsan zaten en büyük enstrümanın bedenin. Ona saygı ve seyircine saygı duyup bedenini koruman lazım. Ve geliştirmen lazım. Sonuçta görsel bir şey yapıyoruz. Ama şunu da söyleyebilirim tabii; genetik de çok önemli. Babamın dedeleri Saraybosna’dan gelmiş. Balkan, Boşnak diyelim. Anne tarafım da Çukurova, Adana, Tarsus, Yörük. Şimdi bu ikisinin kokteyli ben oluyorum. İyi bir genetikten geliyorum. Çok spor yaptım, onun da etkisi var. Ruh da önemli eğer ruhunu da iyi beslemezsen bu durum görseline, fiziğine olumsuz yansır. Ben ruhumu da besliyorum.* Doğayla kurduğunuz ilişkiyi merak ediyorum… Günlük hayatın koşturmacasından uzaklaştığınızda, doğa size ne anlatıyor? Doğa benim varoluşum. 2 yaşımdan itibaren Torosların dağlarında büyüdüm. Dedemle, anneannemle, annemle. Doğanın hep içinde, hep temas halindeydim. Hiçbir şey bulamazsam, bir ahşap masaya dokunurum. Ondan enerji alırım. Ben enerji alışverişine inanan bir insanım. Enerjiyi hesapsız, kitapsız bir tek doğadan alabilirsin. Sokaklarda yürürken bir ağaca bir çiçeğe dokunurum. Bazen bir ağacı öperim çaktırmadan. Doğa benim vazgeçilmezim. Sayesinde kendimi yeniden doğuruyorum.* Günümüzde kadınların ve artık erkeklerin de estetik müdâhalelerle kendilerini yeniden tanımlamaya yöneldiğini görüyoruz. Sizin estetik tercihlerinizi içgüdüleriniz mi yoksa taammüden yaptığınız seçimler mi belirler?

Tıpta inanılmaz gelişmeler var. Estetiğin artık ucu bucağı yok.

Ama onun da akıllıca ve doğru kullanılması gerektiğini düşünüyorum.

Ben de ufak tefek vitamin iğneleri yaptırıyorum.

Ama kesme biçme ya da dolgu gibi işlemlerden bahsetmiyorum.

Özellikle kadınlar bunu daha çok yapıyor.

Bunları yaptırdığın zaman bir oyuncu olarak yüzünü ifâdeni kontrol etmen mümkün değil.

İçinden duygu geliyor; fakat yüzün o kadar işlem görmüş ki, o ifâdeyi yansıtamıyorsun.

Onun için ben açıkçası özellikle oyuncuların estetik yaptırırken çok dikkatli olmalarını öneriyorum.

Karşı değilim.

Özel hayatta da insanlar bence kendi bedenlerini, ruhlarını yüzüyle yansıtıyor.

Dikkat etmek gerekiyor.

Benim seçimlerim taammüden.

Evler ve mekânlar insanın ruhunu çok ele verir derler.

Siz kendi yaşam alanlarınızı kurarken nelere dikkat ediyorsunuz, hangi detaylar olmazsa olmazınızdır?

Bir kere detaylar çok önemli benim için.

Detaylara dikkat etmezsen estetik olmaz.

Doğru ifâde edemezsin.

Ama sadece detaylara çok fazla takılırsan da bütünü kaçırırsın.

Onun dengesini çok iyi kurmak lazım.

İnsan ilişkilerinde de detaylar çok önemli.

Ufacık bir şey karşındakini ya da seni mutsuz edebilir.

Detaya önem vermek hayata saygı duymaktır.

Ben öz eleştirimi yapıyorum.

Bende mülkiyet duygusu yok.

Olmadı hiç.

Çocukluğumdan, gençliğimden beri çok mekân değiştirdim.

Bazen yalnız olduğum zamanlarda ekonomik durumum el vermediği için istediğim gibi ortam yaratamadım.

Ekonomik durumum iyi olduğu zaman da hayatıma giren insanlara saygılı olduğum için onların istekleriyle yaşadım.

Ama özellikle şu son zamanlarda kendime ait özgür bir alanım var.

Evimin bir ruhu var.

200 yıllık bir bina.

En ufak bir obje koyarken bile aylarca uğraştım.

İlk defa tek başıma kendi estetik görüşlerimle, duygularımla döşedim ve o kadar mutluyum ki.

Enerjim öyle bir yükseliyor ki evime girdiğim zaman.

Perdesinden, masanın üstüne koyacağım muma, mumu söndürecek aparata kadar gittim, aradım, aldım.

İnanılmaz parçalar buldum.

Ciddi masraflar yaptım.

Ama değdi.

Önümüzdeki dönem için üzerinde çalıştığınız yeni projeler veya keşfetmek istediğiniz farklı alanlar var mı?

İzleyiciler sizi hangi yeni sürprizlerle görebilir?

Artık demlendiğimi hissediyorum.

Ama geçen gün bir arkadaşım bana “Abi, artık duayen bir döneme geldin oyunculukta, çok iyi bir yerdesin. Tamam artık di mi?” dedi.

“Hayır demlendim ama hâlâ her projede kendimi yeniden geliştirmeye çalışıyorum, oyuncu olarak da rejisör olarak da” dedim, şaşırdı.

Sektörde 50 seneyi devirdim. Evet, yeni bir oyuncu adayıyla çalıştığımda da besleniyorum. Ayrıca, ona bir şeyler veriyorum. Ancak ben de ondan besleniyorum.

Geriye dönüp bakıyorum. Bununla birlikte, bazen maddi olarak çok zor durumdayım ve yanlış seçimlerle yaptığım işlere bakıyorum. “Hay Allah, niye ben bu projede olmuşum?” diyeceğim. Aşağı yukarı 7-8 tane var; bunu da söylerim.

Bu da bir özeleştiri. Nedenleri vardı.

Hâlâ kendimi geliştirmeye çalışıyorum.

Gelişim bitmez.

İkincisi, uzun yıllardır içimde demlenen yazdıklarım vardır.

Hem yeni kitabım gelecek hem de iki müzikal yazıyorum.

Hatta bir tanesi bitti.

İkincisini ön plana aldım şimdi.

Aşağı yukarı ikisi de on bin yıllık efsanelerden oluşan hikâyeler; bizim Anadolu coğrafyamızdan.

Çünkü Broadway’de de İstanbul’da da bir takım müzikaller seyrediyorum.

İnanılmaz prodüksiyonlar.

Yirmi yıldır, yirmi beş yıldır aynı müzikaller oynuyor Batı’da.

Yeni bir şey yok.

Ama hâlâ her jenerasyon deli gibi seyrediyor.

Kapalı gişe oynuyorlar.

Anlattığı şey aynı.

Yeni hiçbir şey yok.

Ben de bundan yola çıktım.

Batı’da hikâyelerin, kaynakları bitti.

Ama bizde kaynak o kadar bol ki.

Anadolu’da, Kafkaslar’a git, Fars’a git.

Binbir Gece Masallarımız var, sonsuz.

Çok büyük hedeflerim var.

Çocukluğumdan beri hayallerim hep büyük oldu.

Öne aldığım müzikal güzel gelişti.

Dünya starlarıyla yapacağım.

Ve İngilizce olacak.

Neden?

Çünkü yurt dışında başlayacak.

Yurt dışında inşallah büyük bir prodüksiyonla, seçtiğimiz sahnelerde, ülkelerde oynayacağız.

Ve ülkemize gelip, imzamızı atacağız.

Paylaşım